Gözümü açtığımda muazzam parlaklıktaki güneş ışığıyla burun buruna geldim, sarı bir hareden ibaretti gördüğüm. Vücudumdaki dayanılmaz acı bayılmadan az önceki kadar şiddetli değildi, tenime yapışan iyot kavurmuştu açık yaraları. Kalymnos’tan bu yana çok yol kat etmiş olmalıydım. Günlerdir susuz ve baygın halde oluşum büzüşen derimden belliydi. Kurumuş kan pıhtıları ağzımı burnumu kaplamıştı, nası bu hale geldiğim rastgele kareler halinde gözümün önünden geçiyordu.
Öldüğü sanılan bir vücut için çok da kötü değildi aslında halim. Hayatta kalabilmiş olmanın verdiği enerjiyle gövdemi doğrultmayı başarabildiğimde, nerede olduğuma dair en ufak bir fikrim yoktu. Daha önce hiç bulunmadığım bir kara parçasına paralel sallanıp duruyordu eski kayık. Kuvvetli bir fırtına beni buraya getirmiş olmalıydı, kumluk olsaydı çoktan kıyıya saplanmıştı bu hurda yığını. Bir yolunu bulup karaya çıkmalıyım diye düşünürken teknenin içindeki paslı çapa gözüme ilişti. Çapayı köşede görünen dik kayanın arkasına atmayı başarabilirsem, karaya çıkmam oldukça kolay olacaktı. Güneş ve iyottan tarumar olmuş ellerim çapayı var gücüyle fırlattı kayaların arkasına, tam isabet!