Kalymnos’tan bu yana

9 11 2009

Gözümü açtığımda muazzam parlaklıktaki güneş ışığıyla burun buruna geldim, sarı bir hareden ibaretti gördüğüm. Vücudumdaki dayanılmaz acı bayılmadan az önceki kadar şiddetli değildi,  tenime yapışan iyot kavurmuştu açık yaraları. Kalymnos’tan bu yana çok yol kat etmiş olmalıydım. Günlerdir susuz ve baygın halde oluşum büzüşen derimden belliydi. Kurumuş kan pıhtıları ağzımı burnumu kaplamıştı, nası bu hale geldiğim rastgele kareler halinde gözümün önünden geçiyordu.

Öldüğü sanılan bir vücut için çok da kötü değildi aslında halim. Hayatta kalabilmiş olmanın verdiği enerjiyle gövdemi doğrultmayı başarabildiğimde, nerede olduğuma dair en ufak bir fikrim yoktu. Daha önce hiç bulunmadığım bir kara parçasına paralel sallanıp duruyordu eski kayık. Kuvvetli bir fırtına beni buraya getirmiş olmalıydı, kumluk olsaydı çoktan kıyıya saplanmıştı bu hurda yığını. Bir yolunu bulup karaya çıkmalıyım diye düşünürken teknenin içindeki paslı çapa gözüme ilişti. Çapayı köşede görünen dik kayanın arkasına atmayı başarabilirsem, karaya çıkmam oldukça kolay olacaktı. Güneş ve iyottan tarumar olmuş  ellerim çapayı var gücüyle fırlattı kayaların arkasına, tam isabet!





ordinary life, ordinary people

5 11 2009

sen sanki gökten zembille mi indin, kutsanmış suyla mı yıkandın, altın suyuna mı bandırıldın gibi soru öbekleri geçebilir kafandan. Sorgulama serbest. Ama bu farklılığımın farkındalığına kavuşmam için bir engel teşkil etmeyecektir.

Farklıyım. Çünkü; temkinli olmanın altında aslında kendime olan güvensizliğim yatar.

Farklıyım. Çünkü; karar mekanizmam çalışırken fan görevi yapar ve etrafı serinletirim.

Farklıyım. Çünkü; ayrıntılar vadisinde çıplak ayakla dolaşırım.

Farklıyım. Çünkü; obsesyonum başkasına değil kendime.





strafor candır

5 11 2009

Strafor havayı geçirmeyen iyi bir yalıtıcıymış. Ben nereden bileyim küçükken duvarlara sürtüp suni kar yaptığım o dandik plastiğin günün birinde  bu derece hayati önem taşıyacağını.
Evin en büyük odasına kurulmanın haklı gururunu yaşarken; odanın soğuk olduğu gerçeğini kabul etmem bir kaç haftamı aldı. Odam tam binanın köşesinde, yatağım da tam o köşeye dayalı. Yani dış ortamla aramda ince bir duvar var o kadar. Bütün bina tarafından dışlanmış bir köşeye itilmiş gibiyim.

Dediğim gibi başlarda inkar ettiğim gerçeği algılamam, yatağın altından gelen küçük fırtınanın belime belime girmek suretiyle beni mahfetmesi aracılığıyla vukuu buldu. Olay ardından yaptığım kamuoyu araştırması beni o beyaz niteliksiz köpük parçasına götürdü. Meğer ne büyük bir icatmış bu birader, yüzyılın icadıymış haberim yokmuş. İçindeki hava kabarcıkları meğer havanın geçmesini engelleyip kapalı ortamlarda yalıtım amaçlı kullanılıyormuş. Duy da inanma!

 





I think so

2 11 2009

love isn’t true,
it’s just something that we do.





hah!

2 11 2009

Mataramı evde unuttuğumda çılgınca susar, o günkü tüm harçlığımı suya yatırırdım ilkokuldayken. Halbuki mataram ağzına kadar su doluyken içimden hiç içmek gelmezdi.

Seninki de buna benziyor; seni ağzına kadar doldurmuşum belli ki.  Mataranda su, beslenme çantanda haşlanmış yumurta olmuşum sana  hazır ve nazır.

Şimdi matarasını evde unutmuş zavallı bir ilkokul çocuğu gibi dönüp duruyorsun. Ama ne yazık ki sana verecek bir damla bile suyum yok!

 





Myndos

31 10 2009

Sıkışık ahşap masaların arasından yılan gibi kıvrılarak sıyrıldık derin gürültüden, Mimoza’nın hemen yukarısındaki koya doğru giden yoldaydık şimdi. Elleri hep nemliydi, yaşadığı coğrafyayla bütünleşmiş gibi. Ne zaman elini tutsam banyodan yeni çıkmış bir bebeğin tombul, buruşuk ellerine dokunuyormuş hissiyatının  sebebi sanırım buydu. Myndos’a giden dar patika her zamanki sakinliğiyle uzanıyordu yol boyu.

İki sigara çıkardım arka cebimden, ağzıma götürüp ikisini birden yaktım bir çırpıda. Birini Bekir’e uzattım. Kavun aromalı rujumun tadını almaktan memnun görünüyordu sigarasının ucunda. Sahile vardığımızda oturulabilecek tek kaya parçasının iki sevgili tarafından işgal edildiğini gördük.

“Hah! ucuz romantizm yapıyor bunlar, o kaya ne deli aşıklar gördü.” dedi bir eli kalçamı okşarken.

“Madem öyle hadi denize!” Koşmaya başladı birden beni de arkasından sürükleyerek. Koca adımlarına yürürken bile yetişemezken, şimdi uçuyordum peşinden. Tepeye çıkana kadar koşmaya devam ettik.   Ve Myndos ayaklarımızın altındaydı. Bu eşsiz manzarayı belki yüzlerce kez görmüştüm ama her seferinde ihtişamına kapılmaktan alıkoyamıyordum kendimi. Uçsuz bucaksız koyu maviden gelen iyot kokusu ciğerlerimi doldurdu.





Nemli tıngırtı sesi

30 10 2009

Cümbüş  sesi geliyor yan masadan. Beyaz ahşaba vura vura şarkı söyleyen kalabalığın neşesiyle cümbüşünün tellerine abanıyor Niko, balıkçının demirbaş yunan asıllı türk tırgırtıcısı. Aslında herkes repertuarı ezbere biliyor ama yine de bu sürprizden uzak melodiler silsilesi her cumartesi akşamı keyiflendirmeye yetiyor Mimoza’nın müdavimlerini.

Bekir oturuyor denize nazır uzun masanın baş köşesinde.  Bol nemli havayı ciğerlerine çektikçe allaşıyor yanakları. Rakı bardağını Tavşan adasına doğrultup şerefe yapıyor, “Şu arkeolojik kazılar bütün manzaramın içine etti. Ne bulacaklarsa biran evvel bulsalar da gitseler. Günbatımını yaz bitmeden en tepede izlemeliyim yine.”

Masadaki ses cümbüşünün içine dahil olmak istercesine yüksek sesliydi konuşması, ama cevap gelmeyince başını tekrar adaya doğru çevirdi. Haziran ayında Uludağ Üniversitesi’nden gelen arkeoloji ekibinin hummalı kazı çalışması bitmek bilmiyordu. Genç arkeologlar dini kalıntıların peşinde kazdıkça kazarken,  Bekir’in tek derdi rakısına meze olan ada manzarasının demir iskelelerle gölgelenmesiydi. Kekikli peynirden küçük bir parça ağzına götürürken, gözlerimin içine baktı. Koyu yeşil yosun gözler. “Elenim bu gürültü beni yordu. Hadi koya  doğru yürüyelim. “





kendini bilen şuursuz

27 10 2009

bu iç ateşi beni kavurmadan
benliğimi yakıp yıkmadan
bir kendime gelsem diyorum.

Sahip olmanın büyüsüne kapılmak mıdır HIRS,  yoksa yapmacık hayaller çadırının orta direği mi? ‘Sahip olduklarınla mutlu ol yavrum, sahip olamadıkların zaten senin değildir’ diyen anneme inat, sahip olmadığım, OLAMADIĞIM herşeyi, herşeyi elde etmek istiyorum. İyi- kötü, Güzel- çirkin hiç farketmez. Sahip olmak yeterli.

Bir kenara geçip izliyorum kendimi, analiz ediyorum parmak uçlarımla satır satır, yazdıklarımı hayret içinde okuyorum, parmağındaki şeytanı üfleyip uçurarak.

Hayata kusursuz bir gözle bakmak ne kadar yorucuymuş.





guess I’m doing fine

22 10 2009

Öylesine, sebebi yokken canı sıkkın olmak kavramını, arkadaş çevresini  kişisel dertlerden uzaklaştırmak amaçlı  uydurulmuş bir yalan olarak görüyordum yakın zamana kadar, bizzat kendim tarafından uygulanan bir metot olmasından ötürü. Ama son 10 gündür içinde bulunduğum ruh hali beni yanılttı. Biraz da endişeye düşürdü. Noluyor lan bana? Kendime bile söylemeye korktuğum bilinçaltı acılarım mı var acaba? Tam bunları yazarken Beck bütün depresif ve kaybetmiş haliyle arka fonda mırıldanıyor…

Press my face up to the window
To see how warm it is inside
See the things that I’ve been missing
Missing all this time
It’s only lies that I’m living
It’s only tears that I’m crying
It’s only you that I’m losing

Guess I’m doing fine





Yenileniyorum komşular

17 10 2009

Eskiye hürmetsizlik yapmak istemem ama; yeniye hasret kalmışım şu küflenmeye yüz tutan rutinin içinde. Yenide keramet vardır. Yeni, yine yenilik getirir beraberinde, eskiye nazaran yeni, ya da YEPYENİ. Sıfır kilometre, kurdelesi üzerinde, etiketi çıkarılmış bedeli gizlemek maksatlı, pırıl pırıl duruyor köşesinde.  Bizzat ben yeni bir hayata gebe!